Mart ayını yeni yeni misafir ediyoruz, kış tüm soğukluğunu kusarcasına bu ay’ımı bekler? Kar bütün öfkesiyle bu ayda mı şiddetlenir bilemiyorum. Fakat dışarısı çok soğuk ve kar tipine dönüşmeden hızlı adımlarla camiye ulaşmayı hedefliyorum.
Tarladan gidildiğinde üç dakika, fakat yol üzeri gidilirse bu süre onbeş dakikayı buluyor. Bu arada dağınık bir yerleşkeye sahip köy beş mahalleden oluşuyor, her mahallesinde önceleri kalabalık bir nüfusun barındığı yıkık yapılardan belli. Zamanla bu yoğunluk başka illere göçlerle beraber epey azalmış. Geriye birkaç aileden müteşekkil mahalleler kalmış. Özellikle de kışın iki üç kişiyle sınırlı mahalle, evlerin birbirinden uzak olması sebebiyle kimsenin yaşamadığı hissini veriyor.
Büyük bir coğrafyada, heybeti göz kamaştıran çamlardan müteşekkil ormanda, tarladan yürüyerek karları yara yara camiye ulaşıyorum.
Dıştan bakıldığı zaman derme çatma gibi duran fakat caminin giriş kapısının serlevhasında ki kitabesinden, yan duvarların ince işçiliğinden, içeriye girdiğimde ise; buram buram tarih kokusunu ciğerlerime kadar çekmenin ferahlığıyla gördüğüm manzaradan anlıyorum, caminin çok köklü bir geçmişe sahip olduğunu.
Sonradan yaptığım araştırmalar, sorup soruşturmalardan edindiğim bilgiler doğrultusunda Osmanlının son zamanlarına tekabül eden bu yapı, taş duvarla yapılmış kubbeli cami olarak inşa edilmiş nadir camilerdenmiş. Çevre yerlerde kiliseden dönme camiler olsa da temelden camii olarak inşa edilen nadir eserlerdenmiş.
Daha sonraları caminin bakım ve onarıma ihtiyaç duyulması sebebiyle maalesef iç ve dış duvarları görülen tamiratlardan sonra sıvalanmış.
Tarihi yapısını mihrabından, kubbeyi çevreleyen kuşaklardan, giriş kapısının serlevhasında Osmanlıca hat olarak yazılmış kitabesinden, keza kapıyı çevreleyen taş yapısından ancak anlayabiliyorsunuz. Ayrıca camiye girerken kapının daha sonra tekrar bir tamirat gördüğü, gerekçesinin ise; kapının alçak olması sebebiyle eğilerek girildiği, bundan ötürü de yükseltildiğini öğrendiğim zaman üzüntüm bir hayli derin olmuştu. Hangisine yanarsın? Camiyi tarihin derinliklerine gömecek sıvasına mı? Yoksa kapının neden tamirat gördüğünün gerekçesine mi?
Eskiler, ince eleyip sık dokurlarmış. Ki o zamanın şartları düşünüldüğü zaman; yol yok, imkânlar kısıtlı, ihtiyaçlar sınırlı, fakat hassasiyet yüksek! İşçilik göz kamaştırıyor, incelik hayran bırakıyor, ustalık sanat eserine dönüşüyor. Oysa günümüzde yolların uzanmadığı yer yok, imkânların sınırı yok, ihtiyaçların her türlüsünü karşılayacak olanaklar fazlasıyla mevcut. Ama yapıların “eser” bazında değeri yok, beş on yıl sonra duvarlarında görülen çatlaklar, incelikten yoksun işçilikler, betonarme yapısıyla insanı kendisinden soğutan binalar pek uzun ömürlüde olmuyor.
Ne büyük bir tezat!
Şiş ve betondan imal edilmiş bir binanın yanından geçmek ile taş duvarlardan imar edilmiş yapılar arasında geçmede tarifsiz farklar mevcut. Birisi medeniyetten izler barındırıyor diğeri ise modernizmin katlarından müteşekkil gökdelenlerinin oluşturduğu kuyuları anımsatıyor. Birisinde yüksek binalar arasında hapsolmuş gökyüzü bir diğerinde ise huzuru barındıran tarihin ihtişamlı görüntüsü…
Osmanlı dönemini incelerken özellikle camilerin yapımına bakıldığında hemen yanında mezarlar görülür, hatta bu Selçuklu dönemlerine kadar uzanır. Yer yer camilerin içinde bile çevrelenmiş mezarlar bulunmaktadır. Kadim gelenek ibadet ile ölümü öylesine manevi bir iklimle bağdaştırmış ki gerçekten hayran kalmamak mümkün değil. Zira kur’an-i ayetle de sabit olan ölümün, hayattan öncelendiği bir dizilimde; ölümün önce yaratılmasının gayesinin hayatını ölüme göre idame ettirmek olduğu düşünüldüğünde, camii ile kabir arasındaki bağlantının insanı yeşerten manevi iklimin ne ölçekte büyük olduğu görülecektir. İşte bundan ötürü ecdat camii inşa ederken mezarlıkları da yanına yapardı. Zira mezarlıklar insanoğlunun faniliğini insana en iyi anlatan yerlerdir. Böylelikle camiye uğrayan Müslüman ölümü hatırlayıp ibadetini de huşu içinde ifa etmesi sağlanacaktır. Tabi bir diğer ayrıntı ise giriş kapılarının insan boyuna göre çok alçak yapılmasında yatan hikmet. Evet, kibri büyüklüğü, kapıda boyun bükerek geride bırakmanın zarafetini günümüzde çoğu insan anlayamadığı için noksanlığı kapıda bulup bu işi tamiratla çözmeye çalışıyor.
Kendi tarihimizle için için çarpışıyoruz maalesef. Ecdat camii merkezli bir şehir inşa ederken, günümüz modern akım, çarşı merkezli şehirler kuruyor. Her bir evin yönü kıble olurken, şimdiki her bir evin içi seccadeden bile yoksun kalıyor.
Kabirler şehrin atardamarlarında görülürken, günümüzde ise şehirlerin kilometrelerce uzağına definler gerçekleştiriliyor.
Yaşarken unutuyoruz ölümü, bir gün bizde bu yolun yolcusu olduğumuzu, gömdüklerimiz gibi gömüleceğimizi unutuyoruz. Ona da ihtiyaç kalmadı gerçi! Modern çağın teknolojik kepçelerini sevaptan mahrum edermiyiz hiç? Kepçelerle İki dakikada eştiğimiz kabirlere önce kendi ruhlarımızı gömüyoruz maalesef.
Mevzu derin hasılı
Eski ile yeninin düzensiz uyumunun çarpık vaziyetine veryansın ede ede camiden uzaklaşıyorum bir müddet.
Bütün heybetiyle göz kamaştıran kar tanelerinin narin narin yere konmalarını seyrediyorum, ardından beni kendine çeken çam kokusuna kaptırıyorum kendimi, ormanın kuytu yalnızlığına adım atmamı engelleyen kardan kütleler de olmasa hani…
“Teselli” diyorum en çok ihtiyacım olan şey şimdi!
Ara sıra uğra.
Burada yeni şeyler yazılıyor.




