İlk günler her zaman zor olmuştur. Her yeni bir başlangıcın ilk günleri aynı zamanda unutulmayan günlerdir.
Bir hayalin hayata geçmesi, bir düşün can bulması, bir umudun yeşermesi, bir isteğin yerine gelmesi ilk günlerde arzu ettiğimiz ama zamanla “başlangıcını” yaptığımız yerde yer edindikçe bunların çok kolay gerçekleşmeyeceğini fark ettiğimiz günlerdir.
Bu günlerde ilk olarak kaldığımız yeri, yaşadığımız ortamı tanımaya ve zamanla sindirmeye çalışıyoruz. 
Yeni insanlar, yeni kültürler yeni bir çevre derken belli bir zaman dilimini de eritmiş oluyoruz.
Ama mühim olan mesele bu zaman dilimlerinde geldiği gün ile gittiği gün arasına bir şeyler sığdırmaktır.
Bir değişimi güzel bir dönüşüme değişmektir. Daha iyi faydalı işler peşinde koşmak, bir destek bulamazsa bile bu gaye üzerine mücadele edebilmektir.
Bu fakirde geldiği gün ile gideceği gün arasına nice hayaller, umutlar, sığdırmış ama bunların çoğunu hayata geçiremeden atandığı, bir yönüyle de kendini adadığı yerden ayrılmaya matuftur. Öyle ya hayatta bir hedefi olmayan, bir gaye üzerine hayat inşa etmeyen insanlarla mücadele etmenin direnci karşısında, çaresizliğin yeni çarelere yönelttiği bir gerçeğide fark etmiş oluyorsunuz.
Peki, neyin mücadelesi bu?
Diyoruz ki: Bir şehirde, bir beldede, bir köyde, bir mahallede her nerede olursa olsun, ALLAH’A karşı samimi bir kul olsun.
Yaptığı ibadeti ne için yaptığının farkında olsun. ALLAH’IN rızasını kazanmanın bütün her şeyden üstün ve öncelikli olduğunun bilincinde olsun.
Yaşadığı yerde “çözüm” odaklı bir hayatın içinde olsun.
Sürekli kendini yeni yeni faydalı şeylerle güncellesin. Yani yaşadığı dinin, inandığı kur’an-ın ilk ayetlerinin muhatabı “oku” olması gerektiği için okusun.
Diyoruz ki: Meşguliyetlerimiz hep bu yönde olsun, ALLAH’IN bizlere yüklemiş olduğu mükellefiyetlerimizin sadece cumadan cumaya namaz kılmak olmadığı, günde 5 vakit farz namazlarımızın olduğunu ve bunlarla sorumlu olduğumuzun mecburiyeti içinde olduğumuzu bilmek, uygulamak niyetimiz olsun.
Yoksa cumadan cumaya namaz kılmakla mükellefiyetimiz ortadan kalkmaz tam tersine Rabbimize olan “samimiyetimiz” ortadan kalkar. Kaldığım yöndeki mücadelem hep bu çerçevede olmuştu. Nitekim Hz İbrahim as döneminde okuduğum kadarıyla Kâbe yapıldıktan sonra çok uzun yollardan Kâbe’ye gelip ibadetlerini yapıp ayrılanlar oluyordu. O zamanların yaşam koşulları oldukça ağır olduğundan gelenlerde zamanla şöyle bir düşünce yerleşti “Biz çok uzaklardan geliyoruz dolayısıyla her zaman gidip gelemeyiz, şu Kâbe’nin etrafında ki taşlardan alalımda gittiğimiz yerlerde ibadetlerimize devam edelim.” Yani o zamanda ki düşünce o taşlara değil de Kâbe’nin etrafında olduğu için, Kâbe’ye ibadet düşüncesiyle taşlara tapmaya başlanılmıştı, nesiller çoğalınca her doğan yeni çocuk kendini taşa taparken buldu, ilk düşüncedeki niyet babada Kâbe, çocukta ise taş oldu. Birinde Kâbe’nin niyeti çocukta ise taşa tapmanın ameli hâsıl oldu. Böylelikle taşa tapma meselesin ortaya çıkma şekillerinden biri de bu oldu. Tıpkı bu düşünce gibi ibadeti cumadan cumaya yapanların zihinlerinde zamanla bu algı oluşmuş gibi, böyle bir algıyla yetişen neslin çocuklarıda bir araştırma gayesi gütmezlerse hayatı hep düşünceyle yaşama eğiliminde olurlar, Zira “Kafeste doğan kuşlar, uçmayı hastalık sanırlar.”
Hâsılı kelam bir amaca müncer olmayan yaşam, bir hayvanın yaşamıyla eş değerdir. İmanlı şuurlu bir Müslüman olabilmenin yolu Rabbini iyi tanımaktan geçer, iyi tanımak sağlıklı bir okumanın ürünüdür.
Öte türlü kendini güncellemeyen insan, hayatın asıl gayesinden mahrum yaşar. Zamanla cumadan cumaya namaz kılar, buda artık bayramlardan bayramlara devreder, bir müddet sonra her şeyle bağı kopmuş yaşamını dünyasına endekslemiş ortalama 60/70’li bir yaşamın sermayesini tüketerek bitmiş hale gelir.
Ve zaman geçer ilk gün son gün olur. İlk nefes son nefese dönüşür ve bir daha hiçbir şey artık eskisi gibi olmaz.
Ara sıra uğra.
Burada yeni şeyler yazılıyor.




