Köyün üstüne çöken sis sadece yolları değil, insanın zihnini de örtüyordu.
O gece anladım ki karanlık, yalnızca ışığın yokluğu değilmiş.
Bazı karanlıklar insanın içine yerleşiyor, sessizce büyüyor ve bir süre sonra evin hangi köşesinde durursa dursun, ona yalnız olmadığını hissettiriyordu.
Kapıyı çalan şeyin kim olduğunu hâlâ bilmiyorum…
Ama o geceden sonra, o evin sessizliği bana ait değildi.
Evet, O gece kapıyı açtığımda dışarıda kimse yoktu.
Ne ayak izi vardı ne de yağmurun altında bekleyen bir gölge…
Ama insan bazen en büyük korkunun gördüğü şeylerden değil, hiçbir şey göremediği hâlde içinde büyüyen histen doğduğunu anlıyor.
Çünkü bazı geceler vardır, sessizlik bile canlıymış gibi davranır.
Ve insan, evin içinde yalnız otururken bile bir şeyin onu izlediğini hissetmeye başlar.

Mehmet amcanın söylediği sözler kulaklarımda yankılanırken, duyduğum bu ses beni bir hayli endişelendirmişti…
Evet, aslında bu bir kapı sesiydi ama bu yağmurda kapımı kim çalabilirdi ki?
Gerçekten bu bir kapı tıkırtısı mıydı? Ya da bana mı öyle geliyordu…
Bir müddet kapıya kulak kesildim
Etrafı ölü bir sessizlik almıştı,
sanki yağmur hiç yağmıyor, hiç şimşek çakmıyordu.
Birden
tak tak tak sesiyle yine irkildim,
Bir telaşla, boğazımdan zorla çıkan bir sesle,
ancak kim o? …
Diyebildim, sesim sandığımdan daha kısık çıktı.
Odaya nefes kesen bir sessizlik hâkim oldu.
Sanki evin duvarları bile cevap bekliyordu.
Evin dış kapısı pencereden bakıldığı zaman görünmüyordu.
Tek şansım kapıyı gidip açmaktı.
Bir müddet daha bekledim.
Kulağım kapıdaydı.
Hiçbir ses yoktu.
Yağmur sanki kesilmişti.
Rüzgâr yoktu. Şimşek yoktu.
Sanki o an dünya derin bir sessizlik içindeydi.
Elimi dizlerimin üzerine koydum.
Kalkmak istedim ama içimde tuhaf bir ağırlık vardı.
Sanki yerimden kalkarsam, geri dönemeyecekmişim gibi…
Sonra yine
Tak… tak… tak…
Bu sefer daha netti.
Kim o? Dedim yine…
Cevap yoktu. Sadece sessizlik. Ama o sessizlik kendi içinde çığlık çığlığa bağırıyordu…
Sanki bir şey, kapının ardında duruyor beni dinliyordu.
Yavaşça ayağa kalktım.
Soba hâlâ yanıyor ama artık odayı ısıtmıyordu.
Her adımım bir öncekinden daha ağırdı.
Kapıya yaklaştıkça içimdeki huzursuzluk büyüyordu.
Elimi kapının koluna götürdüm.
Soğuktu.
Olması gerekenden daha soğuk.
Bir an durdum.
İçimden bir ses:
Açma diyordu…
Ama başka bir şey daha vardı, daha baskın ve daha karanlık.
Aç.
Nefesimi tuttum. Kapıyı açtım. …
Dışarıda kimse yoktu.
Karanlık tüm boşluğu doldurmuştu.
Yağmur yağıyor, damlalar toprağı dövüyordu.
Ama kapının önündeki toprakta ne ayak izi, ne çamur, ne de bir hareket.
Hiçbir iz yoktu.
Hiç kimse gelmemiş gibiydi.
Bir adım geri çekildim.
Kapıyı kapattım.
Elim hâlâ kolundaydı.
Bir süre öylece bekledim.
Hiçbir şey yoktu.
Ne ses… Ne hareket…
Sadece yağmur.
Yavaşça kapıyı tekrar geri kapattım.
Bir müddet kapının ardında bekledim hiçbir ses yoktu.
Bir adım,
Sonra bir adım daha içeriye doğru yürüdüm…
Soba hafifçe çıtırdar gibi oldu.
Odanın içi yine o tanıdık sessizliğe gömüldü.
Aslında kapıyı kapatıp geri çekildiğimde, içimde tuhaf bir boşluk kaldı. Mehmet amca’nın sözleri hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu: “Hocam, ışığı yola değil kapıya vuruyordu.”
O an, kapının ardında kimse olmamasına rağmen, bu sözler daha da ağırlaştı.
Yağmur yeniden başlamıştı ama artık sesini duyamıyordum.
Sanki yağmur dışarıda değil, içimde yağıyordu.
Her damla, zihnimde bir yankı bırakıyordu.
Sonra sobanın çıtırtısı kesildi.
Oda, kendi sessizliğini bana dayatıyor gibiydi.
Ve ben, kapının ardında kimse olmadığını bilsem de, içeride bir şeyin varlığını hissediyor gibiydim.
İçimde, içimden atamadığım tuhaf düşünceler vardı.
Bu düşüncelerden kurtulmak isterken “tak” diye yine bir ses duydum…
Duyduğum bu ses daha önceki seslerden daha baskın ve daha toktu…
Sanki bu kez ses kapıdan değil, odanın derinliklerinden geliyordu.
Acaba daha önce duyduğum seslerde kapıdan değil odadan mı geliyordu?
Yoksa dışarıda varlığını zannettiğim, içeride miydi?
Bir sürtünme, bir nefes, belki de zihnimde yankılanan bir hayal…
Ama gerçek ile hayal arasındaki çizgi çoktan silinmişti.
Ayağa kalktım.
Her adımım ağırdı, sanki zemin beni tutuyordu.
Kapıya değil, odanın karanlığına doğru yürüyordum.
Çünkü artık biliyordum: korku dışarıda değil, içerideydi.
Ve bu ev, bana bir sığınak olmaktan çok, ağır bir sınav olmuştu. …
…
Ara sıra uğra.
Burada yeni şeyler yazılıyor.




