Bazı sesler dışarıdan gelmez.
Kapıyı çalmaz…
İçeri sızar.
O gece duyduğum şey, birinin çoktan içeride olduğunu fısıldıyordu.
Çok şaşırmıştım benim evime o saate kimseler gelmezdi.
Hem biri gelse daha gelmeden “hocaam” diye seslenirdi ki içimde bir korku oluşmasın…
Hâlbuki Mehmet amcanın dediği saate de evime kimseler uğramamış kapımı da kimse çalmamıştı.
Dahası “Mehmet amca” dedim, köyde kim var ki o saate biri gelsin de kapı mı çalsın?
Mehmet amca biraz endişeli birazda korku dolu gözlerle, benimde korktuğumu anlamış bir sezgiyle:
“Neyse” dedi.
“doğru söylüyorsun belki de kimse yoktur bana öyle gelmiştir” deyip geçiştirdi…
O, geçiştirdi geçiştirmesine ama benim içimi geçmek bilmeyen bir tedirginlik aldı.
Üç beş muhabbetle birlikte buz kesmiş çayımı da yudumladıktan sonra müsaade istedim…
Kapıdan çıkarken Mehmet amca bir kez daha tekrar ederek:
“Hocam çok kafana takma, belkide gerçekten kimse gelmemiştir.
Bana öyle gelmiştir” diyerek uğurlamıştı.
Gerçekten ona öyle gelmediğine emin gibiydim.
Mehmet amcanın evinden benim evime yürümek yaklaşık yirmi dakikayı buluyordu.
Kafamda kendi kendime kurguladığım bin bir düşünceyle evin yolunu tutmuştum.
Hem o saatte benim evime kim gelir ki?
Hadi geldi de neden kapıyı çalmadı?
Peki, bu evin etrafında dolaşan kimdi?

Eve doğru yürürken adımlarım ağırlaşıyor, sonra hızlanıyor, sonra yeniden yavaşlıyordu.
İçimde ne olduğunu bilmediğim bir tuhaflık vardı;
sanki her adımda köyün o sisli endişesi omuzlarıma daha çok yükleniyordu.
Sanki arkamda da birileri beni takip ediyor, peşimden geliyordu.
Sanki Adımlarım hızlandıkça hislerim daha da karmaşıklaşıyor ben yavaşladıkça üstümde hissettiğim ama göremediğim o gözler benden ayrılmıyordu.
Kapıya vardığımda nefesim kesilmiş gibiydi.
Kapının hemen önünde, daha önce odunları yarmak için bıraktığım balta duruyordu.
Yağmurun altında paslanmaya yüz tutmuş, sapı nemden kararmıştı.
O an, baltayı orada bırakmaya cesaret edemedim.
Eğildim, baltayı elime aldım.
Soğuk demir avucuma değdiğinde ürperdim.
Köyün bütün sessizliği sanki bu demirin içine sinmişti.
Baltayı içeri aldım, kapıyı kapatırken kalbim göğsümden çıkacak gibi çarpıyordu.
İçeri geçtim, salonda otururken sanki bir şey olacakmış gibi pencerenin dibinde gözlerim karanlığa bakar şekilde bekleye durdum.
Sabaha kadar uyuyamamıştım.
O gece hiçbir şey olmamıştı.
Kapıda bir tıkırtı, dışardan “hocaaam” diye duyulacak bir seste yoktu.
Aradan günler geçmişti.
Hava yağmurlu, etraf zifiri karanlıktı.
Birden aklıma Mehmet amca takıldı “hocam senin evine doğru biri yürüyordu” demişti. “ışığı yola değil kapıya vuruyordu” …
Soba yanıyordu,
Hava karanlıktı ve yağmur yağıyordu,
Sobanın üstünde su dolu bir güğüm fokur fokur kaynıyordu.
Sandalyede oturmuş çakan şimşeklerin karanlığı yaran mavimsi ışığını izliyordum.
Her aydınlık bir anlık nefes, her karanlık bir boğulma gibiydi.
Vakit geceydi, gece ise kör karanlıktı.
Birden bir ses duydum
Tak… Tak… Tak…
Diye bir sesti.
Bu kez ses daha yakındı.
Kapıdan değil…
Sanki evin içinden geliyordu.
Bir an nefesim kesildi.
Gözlerim kapıya deği,
Arkamdaki karanlığa kaydı…
Ara sıra uğra.
Burada yeni şeyler yazılıyor.




