Sisli Köyde Bitmeyen Gece: Kapıyı Çalan Şey (2)

Bazı geceler geçmez.
Sadece uzar… derinleşir… ve insanın içine sızar.
Bu köyde gece, karanlıkla, bilinmeyenle ve çoğu zaman bir şüpheyle başlar.
Ve bazı sesler vardır…
Kapıyı çalar, ama ardında kimseyi bırakmaz.


Bazı geceler bitmez.
Sonra gece çöker, göz gözü göremez. Karanlık her şeyi esir alır…

Ses kapıdan gelmişti…

Evimin etrafında bana yakın olabilecek bir ev de yoktu.
Fakat bu ses beni bir hayli ürkütmüştü.
Köy oldukça sessiz ve sakin sayılabilecek bir yerdi, insan yok denecek kadar az ve fakat bir yabancıyı da ürkütebilecek gizemdeydi.
Oysa köyden birileri evime gelecekse daha eve varmadan: “hocaaam” diye seslenirlerdi.
Ama önceden duyduğum o ses yoktu,
bu ses kapı sesiydi vakitse gecenin koyuluğuna akıyordu.
Gecenin bu vaktinde kapım neden çalsın ki? Üstüne üstelik dışardan kimse “hocaam” diye seslenmemiş ve fakat kapım çalınmıştı.
Sobanın ateşi titrek şuleler saçıyor, gölgeler duvarlarda kıpırdanıyordu.
Her gölge bir adım gibi, her çıtırtı bir nefes gibi…
İçimde bir şüphe büyüyordu.
Bu ses köylülerden birine mi aitti, yoksa köyün sisli endişesinin bana oynadığı bir oyun muydu?

Birden bir sessizlik çöktü.

Yağmurun sesi kesildi.

Şimşek yoktu.

Puslu bir sessizlik…

Ve

Sessizliği bozan bir ses…

Tak…

Tak…

Tak…

Köyde, bundan birkaç gün önce yalnız yaşayan Mehmet amcayı ziyarete gitmiştim.
İkindinin insanı kendine bile yabancı hissettirdiği bir vakitti.
Namazdan sonra Mehmet amcanın evine doğru yürüdüm.
Hava buz gibiydi, Şubat soğuğuyla martın başlangıcı arasında kışı bitirmeye yakın, bahardan da epey uzak bir hisle yürüyordum.
Mehmet amca beni kapıda karşılamıştı.
Yüzünde sanki yılların çizgileri ve o çizgilerde saklanmış hatırlar, gözlerinde ise derin bir yorgunluk vardı.
İçeri davet etti, evin içi ise iki göz odadan oluşan, yerde bir halısı dahi olmayan, harabe görünümlü ama harabe de olmayan bakımsız bir yapıydı.
Bir soba, birkaç sandalye, bir ayağı kırık gibi bir masa ve oldukça pejmürde bir sedir vardı…
Gözüme çarpan manzara bu şekilde idi.
İçeride insanı boğan bir hava var gibiydi ama sobanın harlı ateşiyle odanın kasveti biraz olsun dağılmıştı.
Mehmet amca hemen önümde duran sandalyeyi işaret ederek:
“Hocam şöyle oturda bir çay yapayım içeriz” demişti,
Sobanın üstüne önceden koyduğu güğüm fokur fokur kaynıyordu.
Suyu demlerken bir yandan da sobanın etrafında sıcak bir muhabbet eşliğinde konu konuyu açıyordu.
Mehmet amca: “İşte ne olsun hocam, şu sedirde uyurum, şu sandalyede de otururum, ısınmak içinse senin evinin arka tarafına uzanan patika yoldan ormana gider odun getiririm.
Gücüm takatim eskisi gibi kalmamış zaten, zaman zaman da zorlanıyorum.
Hani bir gün gitmesem sobaya atacak odun da kalmıyor, odunda atmasam geceleri çok üşüyorum.
”
Mehmet amca Bunu söylerken geceler mi çok üşütüyor yoksa içine düştüğü düşünceler mi? Merak ediyordum doğrusu.
Ama bir yandan da çok fazla eski defterleri açmak gibi bir niyeti de yoktu.
Konuşmaları çoğunlukla yüzeyde kalıyordu.
Belki de buna ayıracak bir zamanda yoktu sadece kısa bir özet gibi devam ediyordu sohbetine:
“İki oğlum var uzak memleketteler ay da bir ya uğrarlar ya uğramazlar ama iyidirler… Çok fazla gelip gitmeseler de iyi insanlardırlar” diye de ekliyordu.
Bunu söylerken içine düştüğü yalnızlık buhranını da belli ki fark etmeden açığa vuruyordu… Zira orda olduğum süre boyunca çocuklarının uğradığı falan yoktu.
Mehmet amcayla sohbetimiz anılardan, eskimeyen eskilerden, geçmeyen düşüncelerden, devasız dertlerden devam ederken, bu arada çaylarda bitmişti.
Bir yenisini daha doldurmak isterken birden Mehmet amca bir şey hatırlar gibi bana dönüp,  ağır bir sesle, biraz da meraklı gözlerle: “Hocam; geçen akşam epey geç bir vakitte kapının önüne çıkıp oturmaya başladım.
Hava öyle ağırdı ki, nefes almak bile zor geliyordu.
Birden gözlerime bir ışık belirdi. Önce ne olduğunu anlayamadım ama sonra bunun bir fener olduğunu fark ettim.
Işık, ormanın içinden süzülerek çıktı ve senin evine doğru ilerliyordu.
O ışığın ardında bir adam silueti vardı…
Yürüyordu…
Adımlarını seçemesem de yönü belliydi, senin kapına doğru…”

Mehmet amcanın evinden bakıldığı zaman benim evim az da olsa görünüyordu.
O, gördüklerini söylerken sözleri odanın içine bir gölge gibi yayıldı,
Konuştukça ağzından soğuk soğuk kelimeler dökülüyordu.
Sobanın çıtırtısı bile kesilmişti.
Gözlerini kaçırdı,
sonra sanki söylemek istemiyormuş gibi, daha alçak bir ses tonuyla ekledi:
“Kimdi o, hocam?
Köyde o saatte kimse dolaşmaz. Hele yabancının evine doğru hiç kimse gitmez.”

Bir an duraksar gibi oldu, sobanın içinde ki ateş bile çöktü.

Mehmet amca konuştukça içimde bir ürperti yükseliyordu.
O gece kapım çalınmamıştı, kimse “hocaaam” diye de seslenmemişti.
Ama Mehmet amcanın gözlerindeki korku, bana onun hayal görmediğini fısıldıyordu.
Gözlerim Mehmet amcanın gözlerine odaklandı.
Gözleri, yılların yorgunluğunu değil, o anın ürpertisini taşıyordu.

Ve devamla: “Hocam Elinde fener vardı, ama ışığı sanki yere değil, doğrudan senin kapına vuruyordu”. Diyordu…

Birden Kalbim sıkışır gibi oldu.

“Peki sonra?” diyebildim güçlükle.

Mehmet amca başını salladı.

Gözleri hâlâ benden kaçıyordu.

“Sonrasını görmedim…”

Uzun ve rahatsız edici bir sessizlik oldu aramızda.

Sonra fısıltıya yakın bir sesle:

“Çünkü o anda Işık birden söndü.”

Ve o an… Sobanın içindeki ateş de sanki bir anlığına karardı.
…

Ara sıra uğra.
Burada yeni şeyler yazılıyor.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top