Yıkık dökük bir ev, yara almış bir camii heyecanlı bir imam.
Uzaktan bakıldığında uzun uzun düşünesi geliyor insanın. Bu garip yakından da baktı değişen bir şey olmadı. Epey uzun düşündüm. Kaşı gözü yarılmış, kalbinden vurulmuş, saçları dökülmüş…
Bana bu kadar benzeyemezdi bir ev ve ben bir eve bu kadar benzeyemezdim.
Harap bir kalbin köhne bir evi olurmuş ancak…
Nasip.
Bir yerden başlamanın, bir başlangıç safhası oluşturmanın bir başı bu. Aynı zamanda bir heyecanın kırılma noktası, bir hayalin idam sehpası, bir başlangıcın sonu bu.
Bir yol uzanmış dere yatağının kıyısına, derken bir kaya saplanmış bıçak gibi bu yolun ortasına…
Daha her şeyin başında iken hiçbir şeye baş olamamanın bir kaygısı, bu yolun başı.
Kışın son demleri ama soğuk, kışın başlangıç günleri gibi.
Umduğunu bulamadığım bir başlangıcın sancısı daha baştan sarmıştı bu garibi…
Soğuk. Mevsim kış.
İkindinin sonu akşamın başlama vaktine doğru.
Issız.
Yolun sonu, lojmanın başı.
Kilit tutmayan bir kapı, ahşap… Geçmişi tarih kokan, eski olmasına rağmen iyi, “yıkılmadım ayaktayım” izlenimini veren bir duruşla duran bir kapı bu. Sol pencerenin kırık camı yamalı, evin önünde irili ufaklı duran taşlar, önceden kalma üç beş çöp. Arka bahçeye dolan taş yığını.
Evin önünde duran bakımsız meyva ağaçları, telaşesi yanmasından belli sokak lambası…
En yakın komşusunun yine kendisi olduğu, “Ben tek siz hepiniz” ukalalığına bürünmüş, tek başına duran, tüm köyü karşısına alan bir ev! bu ev.
Tanışmak müthişti.
Ara sıra uğra.
Burada yeni şeyler yazılıyor.




