İlk Günler (2)

Ürkek adımlarla ilerleyip kapının kilidini açarken soğuğu sıcak edecek bir bismillah çekmekle işe koyuldum, “dışı seni içi beni yakar”dı ya hani, bu öyle değildi… Dışı da içi de “yakmıştı” bu garibi.
Daha kapıyı açar açmaz rutubet kokusunun burnuma çarpmasıyla sarsılmıştım. Kısa ve dar bir koridorun yolları ayırdığı üç oda karşılıyordu bizi.
Kireçle boyanmış duvarların zamana karşı direnci… Yer yer dökülmüş kireç tortusu, bacadan sızan zift, kapısı sökülmüş bir mutfak, çatlaklardan müteşekkil bir tavan, tahtalarla döşenmiş “köhne” bir taban, kırık camlarla yamalı pencereler, ışığı geceleyen pejmürde perdeler ve zamanı aralayan kapılar… Derken, salonun ortasında duran, üzerinde eskimiş kuş pisliği ile pencereye dönük bir sandalye, camdan içeri süzülen manzara; birkaç yaşlı yaban kavağı, yeni yeni toruk bağlamış çam fidanları ve ormanları oluşturan uzun boylu çam ağaçları. Düşün gerçekte boğulduğu an,  Her şeyin “olmaması” gerektiği gibi ilerlediği bir zaman…

Soğuk, duvarların ciğerlerine kadar işlemişken, yaş odunlarla sobayı yakmak mı yoksa sandalye de oturup uzun uzun dalmak mı? …

Neydi mesele, Adanmak mı? Atanmak mı?

Şimdi ki safha “tanımaydı” tanışmaktan öte.

 

Ara sıra uğra.
Burada yeni şeyler yazılıyor.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top