Yaklaşık On yıl önce Lübnan’dan Suriye’ye oradan da hataya geçmiştik, o vakitler henüz Suriye ayaklanması başlamamıştı ama bir kıvılcım olacağı vakiydi. Hataya vardığımızda vakit gece yarısını geçmişti, beş kişiydik. Memleketlerimize dönmek için o vakitte otobüs bulamamış, otogarın mescidine gidip geceyi orada geçirmeye karar vermiştik.
Mescidde uzanırken dilimizi bilmeyen yabancı biri bizi mülteci zannedip bir şeyler ikram etmek istemişti, yoğun ısrarları
neticesinde birer bardak meyve suyuyla geçiştirdik, biraz uzanıp istirahat edelim diye herkes köşesine çekilmişken birden mescidin kapısını polisler açmıştı.
Otogarda güvenlik görevlisi olarak çalışan biri şüphe üzerine polislere haber vermişti, doğrusu polisleri birden görünce biraz panikledik ancak durumumuzu izah ettikten sonra bir sıkıntı çıkmadı, gündüz her birimiz memleketlerimize gitmek suretiyle oradan ayrıldık.
Bunca yıl sonra bu hadiseyi hatırlama meselesine gelince, yatsı namazını kıldıktan sonra eve geçtim. Kahvaltılık bir şeyler yedikten sonra tekrar camiye geçerken merdivenlerde sıralanmış beş mülteciyle karşılaştım, kapının önünde ve raflarda herhangi bir ayakkabı yoktu, bu yüzden köy yerinde ıssız tenha bir yerde daha önce bu ve benzeri bir olayla karşılaşmamanın vermiş olduğu korku ve panikle kim olduklarını nereden geldiklerini öğrenmeye çalıştım.
Sağnak yağmur altında epey ıslanmışlardı, her birinin gözlerinde korku ve panik, dahası dil bilmemenin de zorluğu vardı. Aslında insan nerede olursa olsun dil bilsin ya da bilmesin, kendisini ifade edemediği her yerin bir yönüyle yabancısı ve yaşamaya mecbur kaldığı yerinde mahkümudur. Bu yüzden çok sorgulamadım ancak ıslandıkları ve tir tir titredikleri için sobayı getirip biraz ısınmalarını sağlarken, aynı zamanda karınlarını doyurmak içinde bir şeyler getirdim…
İçlerinden biri “Efendim” diye hitap ediyordu daha başka bir şey bildiği yok, bir diğeri “polis” diyordu ve hayır anlamında kafasını sallıyordu. Diğer üçü konuşmuyordu. Afgan oldukları için Peştuca ve Urduca biliyorlardı haricinde başka bir dil bilmiyorlardı. Google çeviriden çat pat birbirimizi anlamaya çalışıyorduk… Taliban biz gençleri öldürüyor, geçinemiyoruz vs gibi bahanelerle yerlerini yurtlarını terk edip binlerce kilometre yürümeyi göze alarak başka bir yerde bir umut düşlüyorlardı. Son baharın bu son demlerinde gece soğuğunda vahşi hayvanların özelde kurtlar ve ayıların kol gezdiği bir ortamda, buraya da nasıl geldiklerini bilmeden muhtemelen gidecekleri veya konaklayacakları yerler hakkında da en ufak bir bilgiye sahip olmadan yürümelerini göze alamadığımdan jandarmaya haber verdik. Bir minibüsle gelip alacaklarını söylediler. Onların yanlarına geçtiğimde ise jandarmaya ısrarla haber verme diyorlardı.
Dedim ki; Dışarıda bu karanlıkta ayılar var, kurtlar geziyor. Dahası yağmur yağıyor size bir şey olursa biz sorumlu oluruz.
- “ Ne olursa olsun biz gideceğiz” dediler.
Biraz daha ısınmalarını sağlarken nihayet jandarmada geldi, kısa bir muhabbet faslından sonra her birini üst baş araması yapıp götürdüler…
Her birinin muhtemelen çok farklı bir hikâyesi ve bunlar gibi yüzlerce, binlercesi… Kimi keyfiyetten kimisi mahrumiyetten çoğu mecburiyetten… Bir şekilde yaz kış demeden, sıcak soğuk aldırmadan ve dahası dil bilmeden bu çileli yolculuğa çıkabiliyor. Kınamadan sadece anlama gayretine girmek, bir nebzede olsa eleştirmeden önce sağlıklı bir empati kurmak…
Nihayetinde insan işte… Kimi bu şekilde bir mülteci, kimi ise içinde var olan yurdunu yitirdiğinden kendi içinde mülteci.
Soru şu hangisi zor? …
Ara sıra uğra.
Burada yeni şeyler yazılıyor.




