İnsan kendini kaybettiğini ne zaman anlar?
Belki de hiçbir zaman tam olarak anlayamaz; çünkü bu kayboluş, içsel bir boşluğun ve derin bir yabancılaşmanın içinde, fark edilmeden gerçekleşir.

İnsan bazen kendini kaybettiğini fark etmeden içsel bir boşluğun içine düşer,
Böyle başlar kimi yolculuklar.
O kendi iç aleminde yaşadığı bu duygu karmaşısının içinde çatışa çarpışa kendini bulmaya, bulma yolunda “olma”ya koyulur.
Görece bir boşluk içinde yakın ama bir o kadar da uzakta bulur kendini.
Pe ki insanın kendinden uzaklaştığı o derin boşluktan geriye dönüş mümkün müdür?
Yoksa bazı yollar gerçekten tek yön müdür?
Kaybolmak her zaman bir son değildir. Değildir de, insan ömründe kaç son yaşar?
Bazen insan, kaybolduğunu fark ettiği anda ilk kez kendine yaklaşır…
Ama o sesi yeterince duyamaz. Kırık bir gergef üzerinde yarım kalmış nakışlar gibidir.
Kaybolan yüzlerin ve suskun gecelerin ipliğiyle örülmüş her desen bir hatıra ve her boşluk yeni bir yok oluştur.
Peki ya her kayboluş, geri dönüşü olan bir yol mudur?
Yoksa bazı insanlar, kendilerine giden yolu sonsuza kadar yitirir mi?
Kendini bıraktığı yer, artık ona ait olmayan bir zamana mı dönüşür?
Her ilmekte biraz daha sıkışan kördüğüm gibi insan kendi “iz”lerini çözmeye çalıştıkça daha da mı kaybolur?
Kendi izlerinin bile silindiği bir boşlukta
Yavaş yavaş kaybolan ve farkına varmadan gittikçe “kendi”nden eksilerek yok olan birine mi dönüşür?
Evet, hiçbir kayboluş bir anda olmaz.
Ama kaybolduktan sonraki fark edişler, insanı bazen geri dönüşü olmayan bir eşiğe sürükler.
Ve çoğu zaman dönülecek bir yer de kalmamıştır.
İşte o an insan yalnızca şunu düşünür:
“Ben buraya nasıl geldim?”
Oysa mesele hiçbir zaman bir yere gelmek ya da bir yere varmak değildi.
Aranan şey, yolun kendisiydi.
Yol boyunca taşınan yükler, o yüklerin içinde büyüyen sorular ve o sorular içinde kaybolan cevaplar…
Cevabı olmayan sorular…
Belki de asıl soru şuydu:
Her kaybolan gerçekten geri dönebilir miydi?
Dönse bile…
Aradığı “ben”i bulabilecek miydi?
Ve belki de mesele, geri dönüşün kendisi değil,
Kayboluşun bıraktığı izlerdi.
Ertelenen yüzleşmelerin,
Küçük vazgeçişlerin,
Susturulan seslerin içinden geçerek
Kendini bulmaya çalışan bir ruhun silik izleri…
İşte tam da o izlerin içinde,
İçin için içimde büyüyen bir şey oluyor,
Ne tam bir boşluk, ne de bütünüyle bir varlık…
Adı konulamayan, ama varlığı her an hissedilen bir ara hâl gibi.
Hissizliğin derinlerinden gelen boğuk bir yankı…
Anlamsız gibi ama inkâr edilemeyecek kadar gerçek.
Sanki bir şeyler olacak,
Sanki her şey bir noktada çözülecek…
Ama aynı anda, çözülen her şeyin başka bir yerden yeniden dağılacağını bilmek…
Nihayetinde
İçimde büyüyen o ses artık susmuyor.
Kulak tırmalayan bir yankı gibi kimi zaman gecenin en tenha yerinde,
düşüncelerin arasından sızan bir uğultuya dönüşüyor. O uğultu ise kaybolmaz bir hisle sonsuz bir karanlığa çekiliyor.
Ve insan, kendi içinde çoğalan o uğultuda söylediklerinden çok sustuklarıyla kalıyor;
Çünkü bazı söylenemeyenler yalnızca içte derinleşerek insanı kaçamadığı bir yüzleşmeye sürüklüyor.
Her yüzleşme, insanı yine yeniden, yeni bir yol ayrımına sokuyor.
Ve o ayrımlarda, bilinmeze açılan sayısız yol beliriyor.
Seçilen her yön, aslında başka bir ihtimalin kaybı,
Ve her kayıp başka bir benliğin yitimi oluyor.
Ve belki de her adım, fark edilmeden yeni bir kayboluş oluyor.
Kim bilir belki de insan yolunu kaybetmez aslında… Yalnızca kendi içinde çoğalan o yankılarla yüzleşmeyi erteler. Susturdukça büyüyen, görmezden geldikçe derinleşen o sesler, zamanla insanın içinden geçen tüm yolları sessizce değiştirir.
Ve insan, tam da o noktada, yürüdükçe yolun kendisine çıkmadığını fark keder, yollar bile yabancılaşmıştır artık.
O andan sonra ne bir yere varmak mümkündür, ne de geride bırakılan bir yere gerçekten dönebilmek…
Çünkü insan, ait olduğunu sandığı her şeyle arasına adını koyamadığı bir mesafe koyar.
Ne eskisi kadar yakındır hiçbir şey, ne de bütünüyle uzak…
Arada kalmışlığın o tanımsız boşluğunda,
Her şey biraz eksik, birazda yabancıdır…
Ve belki de bu yüzden, insan artık kendine bile tam olarak değemez.
Çünkü hiçbir düşüncede kendini bulamaz;
Zamanla içindeki canlılığın bile solduğu, renklerin yavaş yavaş anlamını yitirdiği bir evreye sürüklenir.
Ve en garibi…
İçine düştüğü bu girdabın onu her geçen an daha da derine çektiğini bilmek.
Varlık ile yokluğun o keskin ayrımında,
Kendinden ayrıldığı bu hâl bir gün karanlığı delen bir ışığa dönüşür mü?
Bu karanlık denizlerde daha kaç “düşünce” boğulur, bilinmez.
Ancak dar bir yolun, adım adım yokluğa götürdüğü o muğlak duraklarda
kendini arar da durur…
Ve fakat insan,
Aradığı şeyi bulamamanın değil,
Artık ne aradığını bile bilememenin içinde kaybolur.
Ara sıra uğra.
Burada yeni şeyler yazılıyor.




