Derûnumda büyüyen kalabalıkların, sessizce insanı kendinden uzaklaştırdığı o kaçınılmaz yolculuğu…
İnsan kaybolduğunu bir anda anlamaz.
Bu, ansızın kopan bir fırtına değil; yavaş yavaş eksilen bir varoluştur. Önce sesi kısılır insanın, sonra kelimeleri. Ardından kendine ait olan ne varsa, fark edilmeden elinden kayıp gider. Ve bir gün, dönüp baktığında artık geri dönecek bir yerin kalmadığını hisseder.

İnsan kaybolduğunu bir anda anlamaz,
yavaş yavaş olur bu…
Suyu çekilir denizlerin.
Akan nehirler kurur.
Toprağın çatlaklarında eski zamanların hatırası belirir.
Kendine anlatmak istediğin,
anlatmak isteyip de anlatamadığın bir yüzleşme başlar.
Kendini daha iyi duymak ile sağır kalmak arasında
bir düşünce asılı kalır.
Ara duraklarda bekleyen ölü hisler…
Duvarların soğuk yüzünde yankısız bir çığlık,
mezar sessizliğini yaran iniltiler duyulur.
İnsan tamda bu noktada kendine yabancılaşmaya başlar.
Kendi sesine uzak, kendi gölgesine bile bigânedir.
Derken duygularının izinsiz uzaklaşmasını acı bir serzenişle izlemeye başlar.
Evet, insan kaybolduğunu bir anda anlamaz, zira kalabalık düşünceler henüz bir idam sehpasında asılmamıştır.
Kelimeler henüz gönül mezarlığına gömülmemiştir.
İpleri boyunlarına dolanmış mahkûmların ecel terleri döktüğü yargısız mahkemeler, henüz kurulmamıştır.
Ve İnsan gerekçesiz bir suçun tanığı değil sanığı olmuştur artık.
Nihavent bir hissin oluşturduğu karmaşık düşünceler, karanlık denizlerin korkulu girdaplarında henüz boğulmamıştır.
İçten içe yaşanan çetin hesaplaşmalar insanın kendi içsel yalnızlığını büyüten bir aynaya dönüşmüştür artık.
O aynada görülen sadece suret değil, siretin kırılgan çizgileri, saklı yaraları ve derin çatlaklarıdır.
Böylece her bakış, insanı kendine çağırır.
Kendiyle yüzleşmeye,
kendiyle hesaplaşmaya doğru usul usul sürüklenir.
İnsan kendini kaybettiğini artık kendisiyle hesaplaşacak bir şeyi kalmadığında anlar.
Kendi çağrısını bile duyamaz olur,
Çağrışımlar içinde büyüyen boşluğu anlamsız kelimelerle doldurmaya çalışır.
Cümleler uzadıkça anlamlar hece hece bölünür,
yerini duyulmaz bir sessizlik alır,
ve o sessizlik kurulan bütün cümlelerden daha gerçek ve daha ağır olmuştur.
Kendi varlığının en kimsesiz noktasına doğru savrulan düşünceler,
yarım kalmış hatırlar, dile gelmemiş hayaller,
derunumda büyüyen dalga dalga kimsesiz kalabalıklar…
Ve o kalabalık büyüdükçe insanın içindeki ıssızlık,
sızı sızı akmaya başlar…
Tıpkı denizin ortasında kıyısı olmayan bir ada da tek başına kalmak gibi bir his oluşur.
Oysa ne büyük hissizliktir bu!
Deniz kabarır,
dalgalar suskunluğunun kıyılarına çarpa çarpa
hatıraları en acı gerçeklerle öldürür
Hatıralar birer hayalet gibi dolaşır.
Kapanmamış bir defterin kanlı sayfalarının okundukça kanatan sessiz yapraklar gibi…
Bazıları unutulmak için yalvaran birer çığlık
bazılarıysa hatırlanmak için direnen kırık heceler gibidir.
Anılar, gömülmeyen cenazeler gibi bekledikçe birer mezar kazıcısına dönüşür.
Her kürek darbesi yeni bir ölüm olur.
Evet,
Anılar hala toprağa henüz teslim edilmemişken,
kaybolmak dönüşü olmayan bir yola dönüşür.
Ve belki de insan,
kendini kaybettiğini en çok
kendine geri dönecek bir yol bulamadığında anlar.
Ara sıra uğra.
Burada yeni şeyler yazılıyor.




