
Bir akşam vakti akşam namazından sonra bir misafirle caminin balkonunda muhabbet ediyoruz. Misafir yabancı, daha tanışmadan konuyu siyasete götürüyor. Ancak akşamında kendine göre bir güzelliği var.
Henüz daha karanlık örtüsünü örtmeden manzaranın güzelliğine dikkat çekiyorum, Yeşil o zaman bambaşka bir yeşildi. Ağaçların güzelliği, alaca dağların birbirine paralel uzantısı, derenin şırıl şırıl akan sesi, havanın serinliği…
Hele bir de bu güzellikler eşliğinde önümüzde çay var diyorum. O siyaset diyor. Ve devamla “Efendim benim başımı kesseler falanca partiden asla vazgeçmem.” Diye de ekliyor. Bizim burada öncelikli meselemiz, eğer biz bir şeye taraf olacaksak neye göre olmalıyız? Ve hatta bu tarafgirlik bir baş kesmeye kadar götürüyorsa, bizi buna bağlayacak sebepler neler olmalı? Eğer biz bir şeye taraf olacaksak bu haktan ve hakikatten yana bir taraf ve tavır içinde olmamız gerekmez mi? ne var ki bizler Allah’a ve resulüne iman etmişiz. Hiçbir parti bizim iddiamız, sevdamız ve dahi davamız olamaz. Ki biz dava diye İslamı kabullenmişsek o halde partilere nasıl bakmalıyız?
Bize düşen, Allah’ın emrettiği bir hayatı uygun bir ölçekte müslümanın yaşantısına sirayet edebilecek bir ortamı kim oluşturma gayretine girişiyorsa, ona göre yol alıp bir taraf ve tavır içerisinde olmaktır. Çünkü nihayetinde insanlar hangi ideolojik görüşte/fikirde olursa olsun hiçbiri hatadan arî değildir. Ve fakat gelin görün ki bu hataları dile getirmekte anlatmakta son derece çetrefilli bir meseledir. İşte bu meselelerden beri olmak içinde bu kriterlere dikkat etmek gereki ki, bu da müslümanca bir duruşun gereğidir.
Peki, biz müslümanca bir dik duruşun hakkını verebiliyor muyuz?
Arabamın arızası nedeniyle sanayiye uğradım. Elemanın biri Reis-i cumhura saydırıyor her türlü hakareti yapıyor o kâfirdir şudur budur vs… Hayat pahallılığı canına tak etmiş ki saydırıyor. Ne var ki az sonra o da bu hayat pahalılığının bir ortağı olarak yapacağı işlerin üç katı fazlasını isteyecek! Neyse Dedim ki bir kimse kelime-i şahadet getirmişse o kişi müslümandır. Aksi bir şey yoksa kâfir demek küfür olur o da sahibine döner.
– Ne yani adam kâfir değil mi? dedi
-E biz müslümanız inandığımız dine göre değildir ancak size göre bilmiyorum.
İnancımıza ters düşen her türlü işleri yapıyor atıp tutuyoruz. Kimin hakkına ne kadar girdik bilmeden söylemlerimiz ile eylemlerimiz arasındaki uçurumları görmezden gelerek, başkasının kusur ve günahlarında ki cesurluğumuzu yineleye yineleye cehaletimizi yükseltiyoruz.
Oysa biz müslümanız! Kendimize dönüp bakmadan bir başkasının müslümanlık kalitesinden dem vurmasını da iyi biliyoruz!
Yaklaşık üç sene evvel 97 model bir araç alma arifesindeyim motoru iyi diye anlaştık, hâlbuki araç motoru dışında her şeyi sorunlu çıktı. Aracı satan şahıs arabanın hiçbir kusurunun olmadığını söylemişti. Ortalama 8 bin zararla kusurlarını da sıralayarak satmıştım. Ondan sonra başka bir araç nasip oldu, alır almaz o da sorunlu çıktı. Ne var ki buda adamın söylemine göre sorunsuz ve hatasız idi.
Bir ürün almak için markete gidiyorsunuz, aynı ürünü ertesi gün aynı fiyattan alma şansnınız yok gibi. Kim kime ne kadara satabildiyse… Ondan sonra yakınmalarımız ve şikâyetlerimizle günümüzü geçiştiriyoruz. Böylemidir müslümanlık… Dürüst adama rast gelmek müslüman bir toplumda neredeyse muhal bir hal almış durumda.
E hani biz müslümandık?
اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ النَّاسُ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ
Oysa “ Müslüman insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir” ((Tirmizî, Îmân, 12; Nesâî, Îmân, 8)) değil miydi? Kime güveneceğiz? Müslüman, Müslüman kardeşinin elinden tutup kaldırması gerekirken, “kandırmak” için bin bir yalan dolan peşinde koşuyor. Her türlü hilekârlık ve cambazlığı yapıyor. Mehmet Akif Ersoy’un “İşleri var dinimiz gibi, dinleri var işimiz gibi” buyurduğu bir hal bizimkisi. Nerden tutmaya kalksak elimizde kalır.
Hal böyleyken köyün birinde bir hoca efendiye birkaç koyun hibe etmişler, hocanın adına da besleyecekler… Gel zaman git zaman bir gece hırsızlar köye dadanmış tam da hoca efendinin koyunlarını çalmışlar. Durumu fark eden köylüler hemen hoca efendiye haber vermişler, hoca gelmiş koyunları nereden götürmüşler diye sormuş, çünkü köy oldukça dik ve yokuşmuş o zamanda malum yollarda yok. Bu yüzden köylülerde şu yokuşu çıkmışlar, şu kayalığı aşmışlar derken, hoca efendi vah vah etmiş derin bir üzüntüyle “bu koyunları buradan çıkartana kadar kim bilir ne kadar da eziyet çekmişler” demiş. Malum dünyanın fenalığı bir yana “fani”liğine de kani olan hoca efendi zaten koyunların çalınmasıyla büyük bir günaha giren hırsızların bu âlemde olmasa da öte âlemde bir hesabının olacağından, koyunların çalınmasına değil de çalarken hırsızların çektiği sıkıntılara üzülmüş. İsmen müslümanlığı vasıflı müslümanlığa dönüştüremeyen insanoğlu bu inceliği anlayacak düzeyde değildir maalesef.
Şimdi oturup bi düşünmek lazım, günümüz dünyasında Müslüman coğrafyaları hep birlikte inceleyelim… Her yerde kan ve gözyaşının hâkim olduğu, Müslümanların maalesef zulüm ve esarete duçar olduğu bir gerçekle karşılaşacağız. Önceden öncelediklerimiz ile şimdiki öncüllerimizi kıyas edelim. Samimiyetimizi vicdan ölçüsünde bi muhakeme edelim. Kul hakkı denen gerçeği bi idrak edelim. Bakınız 10. Yüzyılda Bağdat dünya çapında ilmin ve fennin sürekli geliştiği bir merkezdi. Şimdilerde ise savaşın, istikrarsızlığın ve sefaletin merkezine dönüştü.
Oysa İlk ayet “Oku” değil miydi?
Peki, ne değişti de Bağdat değişti? Kahire değişti? Yemen değişti? … İlmin ve fennin beldeleri tam aksine savaşın ve sefaletin beldelerine dönüştü?
Biri bir âlime gelerek ben ölmek istemiyorum ölümden korkuyorum, neden acaba? Diye sormuş.
Âlim buyurmuş; Önceden köhne bir evin vardı da onu sattın daha güzel bir eve geçtin de dünyanın lezzeti daha ağır bastığından ölmek istemiyorsun demiş. Evet, dünyanın lezzeti baş döndürürcesine bizi bencilleştirdi. Bu yüzden bugün gazze bombalanıyorsa, Filistin esaret ve mahkûmiyet altında ise bu tamamen biz Müslümanların dünyaya olan meylinden ötürüdür. Dünyanın süsü; gözlerimiz kör, dillerimiz lal ve kulaklarımızı sağır ede dursun hakikat değişmez.
Tekasur suresine bir kez daha dikkat kesilelim!
أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ “Çoğaltma tutkusu sizi oyalıp durdu” diyor ayeti kerime ((Tekasur suresi 1.Ayet)) Evet, bir şeyleri çoğaltma derdinde olduğumuzdan, bizden neler eksilmiş pek farketmiyoruz, bu konfor rahatlığının ceremesi ve sancısı çok olur.
Bu yüzden sormamız gerekmez mi? Biz ne zaman hakkı hakkıyla bilip o’na göre yol alacağız? Bir de hakkı bilip hakkımızdan haksızca gelmek isteyenlere yol vereceğiz? Bir insan görüş itibariyle bir başkasının görüşünü benimsemeyebilir, ayrılıklar olabilir, fikirler bağdaşmayabilir ancak tartışma bir üsluba ve usule göre olmazsa çatışmalar tatsızlıklar vusul eder.
Son olarak herkesin kendine göre bir söylem hakkı ve hakikati var ise biz hangi paydada buluşacağız?
Söylemlerimiz ile eylemlerimiz arasında ki uyumsuzluğu giderdiğimizde, Müslümanlık ismini, Müslümanlık vasfına dönüştürdüğümüzde, kendimiz için değil de kardeşimiz için yaşama gayretine giriştiğimiz de, yapıp ettiklerimizden bir gün hesaba çekileceğimiz şuuruna vardığımızda, varlığımızda bir anlam kazanmış olacak. İşte o vakit herkesin kendine göre bir hak ve hakikat söylemi değilde dine ve diyanete uygunluk ölçüsünde bir eylemi/söylemi hasıl olmuş olacak.
Muvaffakiyet Allah’tan.
Bakınız! Bedir de mücahid olmak…
Ara sıra uğra.
Burada yeni şeyler yazılıyor.




