Yüzünde ölümden izler oluşan bir adamın beslediği ümit, onun için bir şey ifade etmeyebilir. Ancak ne var ki, onun varlık sebebi olan çocukları içinde aynı şey söylenebilir mi? Adam için ruhun bedenle cebelleştiği bir zamanda düşündüğü; düşünebildiği kadarıyla bir an sonrasına saklanan ölümün ne zaman vuku bulacağı olur en fazla. 
Fakat çocukları için ruh, bedenden çıkmadığı müddetçe taşıdıkları öncelik, yerde yatanın verdiği güvendir.
O güvencenin ise her şeyden öte bir “baba” olmasından kaynaklıdır ve ardından besledikleri ümit, bu dünya olmasa da ötelerde kavuşma olasılığıdır…
Bundandır ki ölüme en çok hasret duyulduğu bir zaman olsa bile gözlerden kolay kolay yaş akmaz, ancak ne var ki ölüm vuku bulduğunda ise gözlerin kaderinden nice sular akarda durmaz.
Nihayetinde her insanın hayat mecrasında benzeri olayların olması mümkündür.
Uğruna ömrümüzü adadığımız şeylerin bize yansıyan taraflarıyla mı ayakta kalıyoruz, yoksa görünmeyen kısmın umuduna mı sığınıyoruz? Kabullenmeyi, var olanlarla yetinmek mi kabul ediyoruz yoksa ötesine geçemediğimiz çaresizliğimizin mecburiyetine mi katlanıyoruz? Olmak istediğimiz şey ile olmasını istediklerimizin arasını açan uçurumlara ne demeli?
Biraz daha açalım mevzuyu, umudu nerede arayalım?
Ölüm döşeğinde yatan çaresiz bir babanın gözlerinde mi? Yoksa umudu ötelere taşıyan çocukların ufkunda mı?
Ben bana kalan tarafıyla diyeyim; bizi bize bağlayan kaderin teslimiyetiyle, bizi bizden ayıran kaderin tesellisidir aslında umut edilen.
Ara sıra uğra.
Burada yeni şeyler yazılıyor.




