“İnanacak bir gözüm yoktu onun için gözlerime inanamıyordum.” Diye söze başlıyordu şair. Bir şeye hakkıyla inanmak için bir çift göze de ihtiyaç yoktu aslında. Sadece inanmak yetiyordu.
Kalp gözü ile aklın körlüğü arasında cebelleşen bir ruhun daraldığı zamanlardı. 
Zamansa azımsanmayacak bir hızla akıyordu. Anlamını yitirmiş düşüncelerle gözlerin görebildiği kadar sonsuz bir boşluğa bakıyor, içine düştüğü bu ikilemden bir çıkış yolu arıyordu. Arınmak istediği bed düşüncelerden bir kurtulabilse, inanmanın hürriyetine de kavuşacaktı aslında. Ve fakat kendi düşünceleri içinde hapsolmuş bir insan için hürriyet curcunalı bir mahkûmiyetten başka bir şey değildi.
Mesele sadece inanmaktı.
İnanç olmayınca varlık bir anlam bulamıyor, gönül kendini teskin edebilecek bir kulpa tutunamıyordu. İnsanı yıkan belirsizlikler, içine düştüğü dilemma düşünceler, Kimi zaman çöl rüzgârlarının savurduğu kum tanecikleri gibi, kimi zamansa hırçın dalgaların sert kayalıklara çarpıp un ufak olması gibi bir halin içine sokuyordu. Ve nitekim bıçak gibi göğüs kafesini kesen şiddetli hisler, birer birer “vicdan” öldürüyorlardı. Katledilmiş duygulardan geriye kalan bir bedende inanç, susuz kalmış çöl kuraklığıydı! İnsan, inandığı şeyle inanmadıkları arasında çetin bir sınanmadan geçiyordu her defasında.
Bir şeye inanmamakta bir inancın gereğiydi. Oysa inanmamakta inanmak kadar gerçekti.
Bu yüzden gözlerine değil de gördüklerine bir türlü inanamıyordu, belki de inanacak bir gözü olmadığı için gördüklerine hayret ediyordu.
Gözün gördüğünü gönül süzgecinden geçirdikçe hakikate olan inancı artıyordu, Aklın körlüğünü nefsin arzusunda gördükçe azgınlığı artıyordu. Çölde rüzgâr, denizde dalga dindikçe kendine olan inancı artıyordu. Yarının bilinmezliği Kaygısı dindikçe, huzuru artıyordu.
Ve İnanmak; Amasız, kaygısız, şüphesiz bir şeydi aslında.
Yarının kaygısından uzak, ölümün telaşesinden ırak bir şekilde, yürüdüğü yolun uzunluğuna bakmadan, sonun başlangıcına doğru emin adımlarla yürümek gibi bir şeydi.
İnanmak, bir kuşkuyu öldürmekti.
İnanmak, bir gönüle gönüllü girebilmekti.
İnanmak, bir acıya ortak olabilmekti.
İnanmak, içinde öldürdüğünü onda diriltmekti.
İnanmak Gazze gibi bir şeydi. Üstüne yağan bombalara karşı vahdetin vahşeti yeneceği hakikatini, tüm dünyanın gözlerinin içine soka soka haykırmaktı. Ve belki de bu yüzden “inanacak bir gözüm yoktu” diyor şair.
Gözden önce gönül, gönül görmeyince de gözün bir ehemmiyeti yoktu zira.
Ara sıra uğra.
Burada yeni şeyler yazılıyor.





Gözden önce gönül, gönül görmeyince de gözün bir ehemmiyeti yoktu zira.
Gönül gözüyle görebilenlerden olmak duasıyla
Benimde inanacak bir gözüm yoktu.
Vedat