Sisli Köyde Bitmeyen Gece (1)

Gecenin en karanlık saatinde, kapım çalındı.
Ama o saatte, o köyde kimse kimsenin kapısını çalmazdı.
Çünkü burada geceleri gelen şeyler insan olamazdı.


Geçmeyen geceler
Bazı geceler bitmez sadece devam eder.

Bazı yerler vardır sadece uzak değildir, aynı zamanda unutulmuştur.
Haritalarda adı geçer ama kimse yolunu tarif edemez.
Gidenler anlatmaz, dönenlerse eksik döner.
Sanki o yer, kendine ait olmayan hiçbir şeyi içinde tutmak istemez.
Etrafı ormanlarla çevrili, sisin çoğu zaman toprağa değdiği, gecenin gündüzden daha uzun sürdüğü bir yer.
Burada sesler bile farklıdır.
Rüzgâr, ağaçların arasından geçerken bir uğultu bırakmaz sanki bir şey fısıldar.
Yağmur toprağa düşerken sadece ıslatmaz; sanki bir şeyi hatırlatır.
Ve geceleri bu köy, kendisi olmaktan çıkar.
Evler susar.
Yollar kaybolur.
Ve karanlık…
Bir korku gibi çöker her şeyin üzerine.
İnsan, bir süre sonra yalnız olmadığını hisseder.
Ama etrafına baktığında kimseyi göremez.
Yollar ormanın derinliklerinde kaybolur, insanlarsa sanki hiç yokmuş gibidir.
İlk zamanların zor zamanlara evirildiği demlerden geçerken, köyün bana yansıyan gurbetimsi havası bir korku ve endişeye dönüşmüştü…
Nüfusu az, evleri birbirinden uzak, ormanların gölgesine sığınmış bu köy, bana bir barınak olmaktan çok, bir sınav gibi görünüyordu.
İnsanlar, yabancıya karşı ihtiyatlıydı; gözlerinde hem merak hem de saklı bir kuşku vardı.
Evlerin birbirinden uzak ve sessizce dağ yamacına serpiştirildiği bu köyde ev, köyü karşısına alan yüksek bir konumda inşa edilmiş, etrafı ise ağaçların gölgeleriyle örtülüydü.
Önünde çitleri olmayan ufak bir bahçe, bahçe içinde birkaç meyve ağacı ve geceleri solgun ışığını zorla yayan bir sokak lambası.
Yer yer akan çatısı, bacasında kırıkları;
Dökülmüş sıvaları, dış kapısı ise yılların ağırlığını taşıyan eski bir ahşap.
Dışarıdan bakıldığında, zamana direnmeye çalışan ama çoktan çürümeye yüz tutmuş bir yapı…
Zamanın yorduğu bu yapı, adeta beni sınamak için seçilmişti.
Kapının ardında dar bir koridor uzanıyordu; sanki evin içine değil, karanlığın kalbine açılıyordu.
Koridorun sonuna doğru birbirini takip eden üç küçük oda vardı. Ama bu odalar, barınak olmaktan çok, sessizliğin ve karanlığın yankılandığı dar hücreler gibiydi.
Her köşede zamanın bıraktığı izler, her duvarda köyün sisli endişesinin gölgesi vardı.
Bu ev, yaşamak için değil, daha şimdiden korkunun kendisini saklamak için inşa edilmiş gibiydi.
O odalardan birinde, diğerlerine kıyasla birazcık daha büyük odada kurulu bir soba, boruların bağlı olduğu bacadan yere doğru sızan zift, sobanın ağzından yerlere saçılmış bir avuç kül, kül rengine bürünmüş isten duvarlar… Manzarayı karşısına alan bir pencere, pencereye dönük üzerinde kuş pisliği olan bir sandalye, sandalyeden az öte de bir masa…
Odanın penceresi köyü karşısına alan bu manzaraya açılıyordu, az ötede taş duvarları yıkılmaya yüz tutmuş eski bir ağıl vardı. sis çöktüğünde bu ağıl, sanki köyün unutulmuş korkularını saklayan bir gölgeye dönüşüyordu.
İki yamaç arasında uzanan vadi, çam tomruklarının bağladığı fidanlar, göz alabildiğince orman…
Ve ormanı perdeleyen sis!
Sisin ardında saklanan, köyün üzerine çöken ve hiç dağılmayacakmış gibi duran bir endişe.
Gece çöktüğünde odanın içi karanlıkla dolarken, pencere bir çerçeve değil, bir geçit gibi görünmeye başlar.
Sis, vadinin derinliklerinden ağır ağır yükselir, köyün nefesini kesen bir örtü, çamların arasından duyulmaz bir uğultu gelir, rüzgâr değil, sanki bir fısıltı. Köyün taş evleri, sisin içinde siluetlere dönüşür; her biri bir mezar taşı gibi, sessiz ve hareketsiz.
Yılın büyük çoğunluğu sisli geçen ama geçmeyecek bir endişeyi de içinde doğuran bir his.
O gece;
Bu manzara eşliğinde yaş odunlarla sobayı yakmış, üstüne de su dolu güğümü koymuştum.
Hava karanlık ve yağmurluydu.
Ara ara çakan şimşeklerden sızan mavimsi bir aydınlık evin penceresinden içeriye sızması dışında bir ışık yoktu. Sobadan yansıyan ufak ateş şuleleri de olmasa, odanın köşelerinde saklanan karanlık, gözlerimi esir alacaktı…
Oda da bir masa bir sandalye eski bir dolap bir de üzerinde uyuyabileceğim bir kanepe dışında başka bir şey bulunmuyordu.
Bu haliyle bile, köyün sisli havası beraberinde geçmeyecek bir endişe doğuruyordu. Köy oldukça yalın ama ürkütücüydü.
Hal böyleyken gördüklerim bir masa ve sandalyeden ibaret değildi artık; köşede eski kararmış bir dolap, kapakları hafif aralık, içinden sanki gölgeler sızıyordu.
Kanepe hâlâ oradaydı, ama üzerinde uyumak değil, beklemek gerekiyordu.
Kumaşı yıpranmış, sanki yıllardır kimse dokunmamıştı.
Masada kapağı eskimiş, sayfaları solmuş, zamana direnen bir kitap…
Sandalyenin ayakları ise, zemindeki çatlaklara gömülmüş daha çok oturulacak bir eşya değil, sessiz bir tanık gibi.
Oda, eşyalarıyla birlikte bir yaşam alanı değil, bir hatırlatma hâline gelmişti. Burada zaman durmuş ve sisin doğurduğu endişe, her köşeye sinmişti.
Her eşya, her gölge, bir bekleyişin parçası gibiydi..
Ve işte o bekleyiş, insanın içine işleyen bir ürpertiye dönüşüyordu.
Bu dönüşüm hiç hayra alamet değildi.
Beynimde çalkantılı düşünceler, içimde kırık hisler…
Oda da ise sessizliği çatırdatan düşünceler…
Bir şey değişmişti ama ne olduğunu bilmiyordum.
Pencere, dışarıya açılan bir manzara değil, içeriye bakan bir göz gibiydi.
Sobanın ateşi titrek şuleler saçıyor, köşelerde saklanan gölgeler kıpırdanıyordu.
Birden “Tak” diye bir ses…
Önce taş duvarların çatlaklarından gelen bir çıtırtı sandım.
Sonra, evin eski ahşaplarının yılların yükünü taşıyan inlemeleri…
Ama bu… o değildi.
Bu bir kapı sesine benziyordu.
Gecenin en ağır vaktinde…
kapı neden çalsın ki?
Bu saatte kim gelebilirdi?
Tak…
Tak…
Tak…

Ara sıra uğra.
Burada yeni şeyler yazılıyor.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top