Dünyada olduğu halde dert sahibi olmayan insan yoktur, elbette ki insan dertlidir bir şeyi dert edinebilen insan birçok şeyinde farkındadır ve fakat bu dert dediklerimiz şeylerin acaba kaçta kaçı gerçekten derttir o da başka bir meseledir.
Bizim bu dünyaya geliş gayemiz, amacımız sadece Rabbimize karşı kul olabilmek, ((Zâriyât Suresi – 56)) kulluk bilinciyle bize biçilen bu ömür sermayesinde hayatımızı O’nun rızasına matuf bir şekilde yaşamaya gayret etmektir.
Esasen bizim önceliğimiz sonu ölümlü olan bu dünyada kulluk vazifesini yerine getirmeyi, getirebilmeyi gerçek anlamda dert edinebilmek, bu minvalde de çocuklarımızı yetiştirmektir. 
Peki nasıl yetiştireceğiz? sorusuna karşı bir misalle yazımıza devam edelim. Evli ama çocukları olmayan bir çift, kadın anlatıyor; “Çocuğumuz olmuyordu, bunun için gerekli her türlü tedaviyi olmamıza rağmen maalesef bir çocuğumuz olmamıştı.
Eşimle anlaşıp bir çocuk evlat edinmek istemiştik, ikimizde bunu çok istiyorduk
Bir gün eşim işteyken beni aradı, ‘gerekli tüm evrakları hazırladım, randevuyu ayarladım, hazırlan falan saate birlikte yetiştirme yurduna gidip evlatlık alabileceğimiz bir bebeği seçelim’ demişti.
O an çok heyecanlanmıştım, bir an önce eşimin gelip beni almasını bekliyordum.
Nihayetinde eşim gelmiş, birlikte yetiştirme yurduna doğru gidiyorduk, yol boyunca evlat edinebileceğimiz bebeğimiz üzerine konuşuyorduk, yurda vardığımızda yurdun müdürü bizi karşılamıştı.
Oda oda gezebileceğimizi ve bebeklere bakabileceğimizi söylemişti, bir iki oda gezdikten sonra bir başka odaya geçmiştim, kapıyı açar açmaz henüz bir yaşını doldurmamış bir bebek başını beşiğin üzerinde ki tül perdesine doğru dikmiş güzel güzel oynuyordu.
O’nu görür görmez içimi inanılmaz bir sıcaklık kaplamıştı, heyecanım daha bir yükselmişti, eşime dönüp bunun olabileceğini mümkünse bunu evlatlık edinmek istediğimi söylemiştim. Bu seçimim eşimide memnun etmiş olmalı ki, aynı fikirde olmamız hasebiyle gerekli işlemleri yaptıktan sonra bebeğimizi de alıp yurttan ayrılmıştık.
Gel zaman git zaman derken yıllar yılları kovalamış, kızım büyümüş, bizi anlayacak olgunluğa erişmiş, aynı zamanda da okuluna da gidip geliyordu.
Bir gün eşime kızımıza artık gerçeği söylememiz gerektiğini anlattım, aslında o’nu evlat edindiğimizi, anne babası olmadığımızı ama bir anne babadan farksız bir şekilde sahiplenip yetiştirdiğimiz gerçeğini bilmesi icap ediyordu.
Eşiminde onayını aldıktan sonra müsait bir vakitte bunu kızıma anlattım. Kızım, O an hiç ama hiç tepki vermedi, gayet sakin ve büyük bir olgunlukla karşılamıştı.
Kızımın bunu büyük bir olgunlukla karşılayıp bu sakinliğini koruması benim için çok büyük bir ödüldü, aslında bu ödülün daha büyüğünü kızım bir arkadaşıyla eve gelirken almıştım.
Ben mutfakta yemek yaparken, kızım arkadaşıyla konuşuyordu, ister istemez o an kulak misafiri olmuştum, birden kızım arkadaşına, biliyor musun ben aslında evlatlığım demişti, arkadaşı ise büyük bir şaşkınlıkla evlatlık nedir? diye sormuştu. Kızım ise; Evlatlık, annenin çocuğunu karnında değilde yüreğinde büyütmesidir demişti. Bunu duymak benim için müthiş bir şeydi, o an sevincim daha çok artmış kızımla gurur duymuştum.” ((Yıllar önce bir kitapta okumuş olduğum gerçek bir meseledir. Kitabın ismini unuttuğum için kaynak maalesef veremiyorum. ))
Evet, bu misalden hareketle; bir çocuğu sadece anne karnında büyütmek yetmiyor, yüreğinde de büyütmesi gerekir, günümüzde çalışan anne, asla ve asla çocuğuna gerekli ilgiyi ve desteği her zaman veremez, ancak çocuk annesizde büyür ve fakat gerekli ilgiyi ve şefkati tatmamış bir çocuk sadece büyümüş olur.
Mühim olan mesele annenin çocuğu yüreğinde de büyütebilmesi, o’na gerekli ilgiyi, şefkati ve merhameti tattırabilmesidir.
Bakınız yukarıda verilen örnekte çocuğu olmayan bir anne, evlat edindiği kızını son derece duyarlı, ilgili ve merhametli bir şekilde yetiştirebilme gayretindeyken gerçek anne babaların çoğu bu duygusallıktan uzakta, bebeğin ağlamaklı dönemlerini telefon ve tabletlerle geçiştirmekte ve bunların bağımlısı haline getirebilmekteler.
Anne duygusunu tatmış biri aynı zamanda da çocuğuna karşı son derece duyarlı olmak zorundadır, bu zorunlulukla beraber sabrın birini bin edip bu zorlu süreci, ameliyat masasında hastasını tedavi eden bir doktor titizliğinde yürütebilmesi icap etmektedir.
Bizim bu dünyada olma sebebimiz, Rabbimize karşı yalnızca kul olabilmeyi dahası kul kalabilmeyi bu idrak ile yaşama arzusudur. Haliyle dünya bir geçim dünyası olduğu kadar bir geçiş dünyasıdırda. Bu dünyadan geçeceğimiz hakikatini çocuğa aşılamak bir vazife ve görev olarak addedilmeli, kalıcı değil geçici olduğumuz bilinmelidir.
Sorunlu bir dünyada sorumlu müslümanlar olarak bu sorumluluk duygusunu, yaşamın zorluklarını, nasıl bir coğrafyada olduğumuzu, türlü coğrafyalarda yaşanan savaşları, bunlara karşı müslümanca bir duruşun/tutumun nasıl olacağı öğretilmeli.
Çocuk doğru bilgiyle beslenmeli sanal bulanıklığın önüne geçilmeli, bilgi kirliliğine mahal verilmemelidir.
Tabiki bu bir süreç, bu zorlu süreci sabır taşlarıyla döşeyebilenler gerçek birer dert sahibidirler ve ancak bu dert sahipleri derdi İslam olan, ALLAH sevgisini bildiği kadar ALLAH korkusunuda idrak eden birer Müslüman yetiştirme gayretindeler.
Hal böyleyken çocuğunu yüreğinde büyütenler ile sadece karnında büyütenler arasında büyük bir “Rol” ayırımı vardır. Bu ayırımın ayrıntısına vakıf olabilmek bu rol istikametini müstakim kılmak adına var gayretle çalışmak, çocuğa rol model olma yolunda anne babaya büyük işler düşmektedir.
Ne mutlu muvaffak olabilenlere, gerçek dert sahibi birer Müslüman yetiştirebilenlere.
Ara sıra uğra.
Burada yeni şeyler yazılıyor.




